Ocak, 2010 Arşivi

dogalguc.net Haftanın ürünü

kilo_vermeTembeller için kilo verme rehberi
Medikal egzersizle evinizde ve ofinizde oturduğunuz yerden kilo verin
İnce ve sıkı bir vücuda sahip olmayı kim istemez ki! Ama birçok kişi spor yapamayacak hatta kendini oturduğu yerden bile kaldıramayacak kadar tembel. Tembel olmasa bile hızlı çalışma temposunda, tüm gününü bilgisayar başında geçirdiği ofis hayatında bırakın sporu, yürüyüşe bile çıkamıyor. Bir de bedensel rahatsızlıklarından, enerji eksikliğinden ya da yaşından dolayı pek hareket edemeyenler var. Sonuç; kat kat olmuş bir göbek, pantolonun içine zor sığdırılan kalçalar, kiloları saklamak için gardıroba doldurulan siyah elbiseler ve tek parça mayoyla geçen bir yaz. Şimdi iyi haberi duymaya hazırlanın! Zayıflama, kan ter içinde koşu bandında koşmak, şınav çekmek, ağırlık kaldırmak, kısaca fitness salonlarındaki aletler arasında can çekişmek anlamına gelmiyor. Tabii o bir tek marul yaprağıyla geçen akşam yemekleri, tahta tadındaki bisküvilere talim edilen öğle saatleri de değil. Hatta yaptığınız spor ve diyetler tam tersine kilonuzu arttırabiliyor bile. Oysa sandığınızdan daha az hareketle ve terlemeden forma girebilirsiniz. Bunun için uzman doktorlar eşliğinde egzersiz yapabilir ve aç kalmak yerine sağlıklı beslenmeyi öğrenebilirsiniz. Ama bu işe ayıracak vakit ya da nakit yoksa ev ve işyerinde yapacağınız basit egzersizlerle çaktırmadan kilo vermeniz de mümkün.

Medikal egzersizle terlemeden

Önce bu konu üstüne 20 yıldır çalışan, Full-med Medikal Egzersiz Merkezi’nin kurucusu Dr. Semra Ercan ile görüştük. Bize kilo almanın ya da en azından verememenin sırrını fısıldadı: “Fitness salonlarında kendini limitinin üstünde zorlayarak, deli gibi spor yapanlar kilo veremediği gibi kilo almaya başladıklarını görürler. Çünkü zorlama kaynaklı gerilim yüzünden kas hücreleri azalır. Kaslar insan ölünceye kadar her altı ayda bir bölünerek kendini yeniler. Ama siz fazla zorlayarak kaslarınızı deformasyona uğratırsanız bölünemez. Kas hücrelerinde bulunan mitokondriler, metabolizma için gerekli olan enerjiyi üretir. Kas hücre sayısı fazla zorlanmadan dolayı azalınca mitokondri sayısı da azalır, metabolizma yavaşlar, enerji açığı ortaya çıkar. Bu sefer vücut enerjiyi kaslarda üretemediği için yağ olarak depolamaya başlar. Bir de yoğun spor programlarıyla çok enerji harcadığı için vücut yağ deposunu tıka basa doldurmaya yönelir. Kişi o yüzden ne kadar spor ve diyet yaparsa yapsın kilo almaktan kurtulamaz. Ayrıca kasların şişmesi sadece estetik açıdan güzeldir, oysa bu yolla gerçekte kasların içi boşalır.”

Yağ ve kas arasındaki bu ilişki temel alınarak geliştirilen bilimsel bir yöntem var ve sadece yaşlılar, bel, boyun, sırt rahatsızlığı yaşayan, hareketi kısıtlı hastalar değil kaslarını güçlendirmek ya da zayıflamak isteyenlerin de hizmetinde: Medikal egzersiz. Bu, özünde kas gücünü arttırmaya yönelik bir egzersiz, kesinlikle spor değil. Fizik tedavi ve rehabilitasyon cihazlarıyla uygulanıyor. Kişinin kas gücü bilgisayar ortamında belirlendikten sonra hangi bölgesinin ne kadar hareket etmesi gerektiği saptanıyor ve programa başlanıyor. Aletler kişiye özel programın yüklendiği kartlarla çalıştığı için kişi istese de kendi limitini zorlayacak, terletecek tek bir hareket bile yapamıyor. Yani oturduğu yerden forma giriyor. Bu programa haftada üç gün devam edilmesi gerekiyor ve toplam altı ay sürüyor. Dr. Ercan, “80-90 yaşında ninelerimiz ve dedelerimiz bile geliyor. Burada yorulmak ve terlemek yok. Hatta gelenler bazen abartıp egzersiz sırasında gazete, kitap bile okuyor” diyor. Kas gücü aşama aşama arttırıldıktan sonra mitokondri sayısı da artıyor ve vücut yakacağı enerji için yenilip içilen her şeyi yağ olarak depolama ihtiyacı duymuyor.

Kendi işinizi kendiniz yapın

Herkesin evinin ya da işinin yakınındaki bir medikal egzersiz programına katılması mümkün olmayabilir elbette. Ama Dr. Ercan’ın da vurguladığı “minimum enerji, maksimum kas” ilkesini hayata geçirmek o kadar da zor değil. Uzman Diyetisyen Bengül Akgün’e göre uygulanabilecek basit pek çok egzersiz var. Örneğin günü masa başında geçen ve kilolarından şikâyet edenler için en azından her saat başı beş-on dakika ofis içinde yürüyüş yapmak, kahve almak, faks çekmek gibiişlere başkasını yollamamak gibi…

Ayrıca çok katlı ofislerde asansör yerine merdiven kullanılabilir. İşe gidip gelirken, arabayı biraz uzağa park edip ya da otobüsten bir- iki durak önce inip yürüyüş fırsatı yaratmak da iyi bir fikir. Haftada bir kere toptan alışveriş yapmak yerine günlük alışveriş yapmak ve markete yürüyerek gidip gelmek de bir başka öneri. Eğer ofis dışında yemek yeniyorsa uzak mesafedeki restoranları tercih etmek de önerilerden bir diğeri. Günlük yürüyüşler yapamayanlar için 15-20 dakikalık ev egzersizleri öneren Akgün “Evin içinde odadan odaya her gün 15 dakika yürüyen bir hastam vardı. Bunun çok faydasını gördü. Özellikle bu aktivite çok kilolu olanlar, bedensel engelliler veya hamileler için ideal. Dışarı çıkamayan engelli bir hastam da apartman koridorunda yürüyüş yapıyordu” diyor. Ev işi yapmanın faydalarınıysa zaten bildiğinizi varsayıyoruz.

Kalsiyum zayıflatıyor

“Terlemeden hareket et” programını ne kadar hayata geçirirseniz geçirin, yediklerinize dikkat etmezseniz onca emeğin hepsi boşa gider.
Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Taylan Kümeli’nin konuyla ilgili ilk uyarısı şu:
“Aman öğün atlamayın!” Çünkü atlanan her öğünden sonra bir sonraki öğüne kadar daha çok acıkıyorsunuz ve karşınıza çıkan her yemeğe fazla, az demeden saldırıyorsunuz.
Kahvaltı da çok önemli. İyi bir kahvaltıdan sonra öğle ve akşam öğünlerinde daha az yemek yiyerek sindirim organlarının yükü hafifletilmiş oluyor. Bol bol su tüketmek ve değişik renklerde sebze, meyve de kilo kontrolü için gerekli. Tüketilen karbonhidrat kaynağının türüne ve miktarına da dikkat etmeli! Şekerli ve unlu besinler yerine tokluk hissini arttıran, kabızlığı engelleyen ve kilo kontrolünü kolaylaştıran kuru baklagil ve kepekli besinler gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmeli.  Memorial Hastanesi’nden diyetisyen Oya Yüksek’e göre öncelikle yediğimiz besinlerde karbonhidrat, protein ve yağ gibi hangi besin ögesinin yeraldığını bilmemiz gerekiyor. Zira bilirsek dengeleyebiliriz de. Örneğin o gün içinde şekeri fazla kaçırmışsak günün devamında şeker almamalıyız. Et, yumurta, süt, yoğurt ve peynir gibi protein içerikli besinler, hem yağ kaybettiriyor hem de kas kütlesinin
korunması ve arttırılmasını sağlıyor. Protein kaynağı olarak et bulunamadığında da yerine kurufasulye, nohut ve mercimek konabilir. Kalsiyumun da zayıflama üzerinde etkisi olduğu biliniyor. Bu yüzden süt grubu besinlerden günde iki porsiyon tüketmek kilo vermek için son derece önemli. Kahvenizi kremalı içmeniz, esmer şekeri tercih etmeniz, kabızlık problemlerini ortadan kaldırdığı ve dolayısıyla  kilo vermeyi  kolaylaştırdığı için lifli gıdalar almanız da kilo vermenizi kolaylaştıracak basit ama etkili öneriler.
Yani kendinizi yıpratmadan, ter dökmeden, aç kalmadan, kısacası üzülmeden de kilo verip forma girebilirsiniz. Eh bundan sonra yapacağınız bir tek şey kalıyor: Bir beden küçük giysiler için alışverişe çıkmak!

kabızlıkKabızlık
Kabızlık Barsak hareketlerinin seyrek veya yetersiz olmasıyla ortaya çıkan bir durum. Dışkılama sayısı kişiler arasında farklılık gösterir. Kabızlık halinde dışkılama sayısı azalır; dışkı, sert ve düzensiz şekillidir. Sıklıkla karın ağrısı, aşırı gazlanma görülür. Hasta, dışkılama hissi olmasına rağmen, boşalamaz ve sıkıntı duyar.
Kabızlığın farklı sebepleri olmakla birlikte, büyük bir kısmı şahsın tuvalet alışkanlığı, şahsiyeti, psikolojik durumuyla ilgilidir. Titiz ve her şeyin en iyisini yapmaya büyük gayret gösteren şahıslarda daha sık görülür. Üzüntü, heyecan gibi hallerde ortaya çıkabilir.
Şahsın beslenme alışkanlığı da kabızlık yapabilir. Posasız gıdalarla beslenme buna bir sebep teşkil eder. Ayrıca yetersiz su ve mayi alınması kabızlığın en mühim sebeplerindendir. Yine hareketsizlik, dışkılama isteğini baskılamada zemin olabilir.

Tiroit bezinin yeterli çalışmadığı, kanın kalsiyum seviyesinin yüksek olduğu hallerde, depresyon gibi bazı psikiyatrik durumlarda, basur hastalığında kabızlık görülebilir. Bunların dışında kabızlık ve buruntuya sebep olan kalın barsak kanseri de sebepler arasında düşünülmelidir. Dışkının kanlı olması, kalın barsak kanserinin lehinedir. ancak çok zor dışkılama sırasında, basur gibi hastalıklarda da dışkıda kanın görülebileceği unutulmamalıdır. Basurdaki kanama, dışkılamanın sonunda taze kırmızıdır. Kanserdeki kanama, dışkıyla tamamen karışıktır ve sonra gelmez, daha da koyu renktedir.
Kabızlığın tedavisi için sebebinin tam olarak anlaşılması gerekir. Yukarıda belirtilen bazı hastalıkların tedavisi, belirtileri arasında olan kabızlığı da ortadan kaldıracaktır. Bunun yanı sıra kabızlık çeken şahıslara posalı yiyecekler ve yeterli mayi alınması, düzenli beslenme, her gün aynı saatte ve düzenli tuvalete gitme, tuvalette belli bir süre bekleme, beden hareketleri, özellikle karın kaslarının çalıştırılması tavsiye edilir.
Bunlarla birlikte dışkıyı yumuşatıcı (laksatifler) ve sakinleştirici ilaçlar kullanılır. Bazı durumlarda lavman da yapılabilir. Her yemekte en az 1-2 bardak su içmelidir. Kabız olanlar, Özellikle spastik kabızlık olup da laksatif ilaç almak durumunda olurlarsa kaydırıcı olanları tercih etmelidir (parafin liquid, lactulose, granocol, normacol gibi). Sabah aç karnına ve yatarken bir su bardağı ılık bal şerbeti içilmesi kabızlığa iyi gelir.

Kabızlığa karşı tavsiye edilebilecek basit bir yiyecek de un kepeğidir. Hergün birkaç kaşık un kepeği yemek kabızlığı önleyecektir. Hiç değilse ekmek yerken beyaz ekmekten kaçınıp kepek ekmeği, çavdar ekmeği gibi posa bırakan ekmekleri tercih etmelidir.
Kabızlık, basit bir sorun olarak sanılmakla beraber, tedavisi güç bir sağlık sorunudur. Çünkü, olayın temelinde yatan sorunları ortadan kaldırmadan tedavide başarı sağlamak olanaksızdır. İlaçlar, kabızlığın tedavisinde önemli etkenler olmakla beraber, tedavi bir bütün olarak düşünülmediği sürece, ilaç kullanımının yararı kısa olacak ve sonuçta olumsuz etki bile yaratacaktır. İlaçların alışkanlık yapması olayına gelince. Alışkanlık deyimi biraz yanlış anlaşılıyor. Genellikle bağımlılık anlamına kullanılıyor. Oysa buradaki olay, tolerans gelişmesi, yani aynı dozun eskisi kadar etki etmemesi durumudur ve bu durum, bir çok ilaçta karşımıza çıkabilir. Bu nedenle uzun süre kullanılması gereken bir çok ilaçta zaman zaman aralar vermek ve bu süre içinde aynı etkiyi sağlayacak başka ilaç kullanmak gerekebilir.

Kabızlığın tedavisine gelince, bu, temelde yanlış beslenme ve tuvalet alışkanlıklarından gelir. Bir insan belirli oranda bitkisel lif almazsa, bağırsağındaki posa oranı düşecektir. Bu da dışkılama refleksi doğurmayacağı için, posanın bağırsakta kalma süresi uzayacak ve dışkı giderek sertleşecektir.

Bunu önlemek için kepekli ekmek, kabuğu ile meyva, sık sık sebze yemeği ve bol bol salata yemek yararlıdır. Yemeklere, piyasada satılan diyet kepeklerinden katmak ya da kepek tabletleri yutmak da yararlıdır. Kuru meyvalar da bitkisel liften zengindir. Bunları olduğu gibi ya da komposto şeklinde yemek yararlıdır. Ayrıca kabızlık için ağızdan alınan ilaçlar yerine, gliserinli fitiller ya da tüp şeklinde satılan mikro lavmanlar kullanmak, makattan, dışkılama refleksinin doğması açısından, daha doğrudur. Olay tamamen düzelinceye kadar, sindirime yardımcı olması açısından, pankreas enzimli ilaçlar kullanılabilir.
Öte yandan, her sabah bir bardak su içtikten sonra fitili koymak ve bir süre sonra da, ihtiyaç duyulmasa bile, tuvalete oturmak ve bir süre ıkınmak, bağırsakta düzenli hareketlerin başlaması açısından yararlı olacaktır.

zehirlenmeBesin Zehirlenmeleri

İki üç gün önce dışarıdan yemek yediniz.Her şey normaldi ve kendinizde bir rahatsızlık hissi duymadınız.Aradan 48-72 saat arası süre geçti ve sizde bazı belirtiler kendini göstermeye başladı.Karnınız ağrıyor, ishaliniz başladı, mide bulantısı ve tabi ki halsizlik.Besin Zehirlenmesi olmuş olabilir misiniz?

Besin Zehirlenmesi bütün dünyada çok sık görülen ve her toplumun önemli sağlık sorunlarından birisi. Sağlıksız besin saklama ortamları, besin hazırlamasındaki hatalar bizim birden bu hastalığın içine düşmemizdeki en önemli etkenler.Çoğu zaman birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolan belirtileri olsa da ağır sonuçlar doğuran zehirlenmeler de yok değil.Bu zehirlenmemize neden olan toksine veya mikroorganizmaya göre değişen bir durum.Son yıllarda ülkemizde de hazır yiyecek tüketiminin artması sonucu en sık zehirlenme nedeni olan E.coli bakterisi vücuttaki toksin artımı ile böbrek yetmezliği, kanlı ishal gibi bulgulara neden olabiliyor.Yine besinlerle vücuda alınan tifo ve paratifo hastalıkları da görülmesi olası besin zehirlenmesi sonuçlarından. Bu durum bağışıklık sistemi zayıf kişiler de (yaşlılar ,çocuklar, bağışıklık sistemi hastalıkları taşıyan insanlar) tehlikeli boyutlara ulaşatırıp , ölümlere sebebiyet verebiliyor. Besin Zehirlenmesine en çok bakteriler neden oluyor. Oda sıcaklığında çok hızlı üreyen bakteriler 5 C derece ve altında üreme gerçekleştiremiyor.Genelde yaz aylarında görülen zehirlenme oranının artmasını buna bağlı olarak düşünebiliriz.Birçok bakteri 70 C ve üzerine dayanamıyor.Yine çok yoğun ortamlarda da bakterilerin üremesi zorlaşıyor.Hemen size birkaç pratik yol;

Dışarıdan aldığınız açık sütleri kaynadı diyerek hemen ateşten almak yerine, mutlaka 10 dakika yüksek sıcaklıkta kaynatmaya devam edin.

Peynir, salça gibi ürünlerinizi tuzlayarak kullanın.

Dışarıda güvenmediğiniz bir yerde yemek yemek zorunda iseniz, ızgara yerine haşlanmış besinler tercih edin.

Aldığınız her ürünün son kullanma tarihini kontrol ederek kullanınız.

Tuzlanmış besinler gibi yoğun şeker ortamında bulunan reçel, marmelat gibi besinler de de bakteri üremesi zorlaşır.

Ayrıca donmuş besinler son kullanma tarihleri göz önüne alınarak donmuş korundukları sürece sağlıklıdır.

Pastörize süt yada pastörize edilmiş sütten yapılan yoğurt, tereyağ sağlıklı kabul edilir.

Çay ,kahve, asitli gıdalar, karbonatlı ve şişelenmiş gıdalar da sağlıklı kabul edilir.

Besin zehirlenmesi neden olur?

Bir gıdanın bize zararlı mikroorganizmalarla bozulması için genel olarak üç etken gerekir.Bunlardan birincisi besinin zaten bu maddeyi içerisinde barındırması.Özellikle hayvansal gıdalarda kümes hayvanlarının beslendikleri yemlerin içerdiği kimyasal maddelerin etine , yumurtasına geçmiş olması.İkincisi de işlenmemiş besinlere katılan katkı maddelerinden kaynaklanabilir.Üçüncü bulaş yolu da besinin hazırlanma aşamasında hazırlayan kişinin yada hazırlandığı ortamdan bulaş olabilir.Yine bu sebeplerden ötürü bulaşıcı hastalık geçiren ya da vücudunda yara vb gibi olumsuz durum olan insanların iyileşene kadar besin hazırlamamaları gerekir.Yemek fabrikalarının veya işyerlerinin bu tür basit ama oldukça gerekli olan konulara dikkatle eğilmeleri gerekir.

Hangi besinler bizim için daha tehlikelidir?

Besin zehirlenmesinde önemli etkenlerden biri yüksek protein konsantrasyonu içermelerinden kaynaklanır.Bu guruba et, süt, yumurta veya çikolatalar gibi besin maddeleri dahil edilebilir.Yine kirli sularda gübrelerin içinde yetişmiş sebze ve meyvelerin iyi yıkanmaması , fast food larda hazırlanan köfte gibi yapılım işleminin fazla olduğu yiyecekler, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri, midye balık gibi deniz ürünlerinin temiz yıkanmaması sonucu kirli deniz suyundan zehirlenebiliriz.

Risk grubu

Gereksiz antibiyotik kullanımı bağırsaktaki zararsız bakterileri yok ettiği için ve yine antiasit türevi midedeki asit miktarını azaltan ilaç kullanımı besin zehirlenmesi astalığına yakalanmamızı hızlandıran faktörler arasında.

Yine tartışılan bir konu olan toplu beslenilen ortamlarda mesela bir fabrikada herkes aynı yemeği tüketmesine karsın birkaç kişi yada kişiler bu durumdan daha çok etkilenebilir.Bu durumun da yine yiyen insanların metabolizmaları ve ilaç kullanımları gibi etkilenme oranlarını artıran birçok neden olabilir.

Ne zaman doktora gitmeliyiz?

Zehirlenmenin klasik belirtileri mide bulantısı, baş dönmesi, ishal, kanlı dışkı ,karın krampları ve hiç bitmeyen karın ağrıları gibi şikayetleriniz varsa mutlaka doktorunuza başvurmanız gerekir.

Zehirlendik şimdi ne yemeliyiz?

Hiç bir şey yememek yanlış bir davranıştır.Bağırsak bozulmalarının giderilmesinin en güzel tedavisi doktorumuzun önerdiği yiyeceklerden yemek olacaktır.Enerji açığının kapatılması için gerekli olan şekerli besinler ve yine sıvı gereksinimini karşılamak için bol miktarda sıvı almalıyız.Tuzlu krakerler, çorbalar, yoğurt, kola, pirinç lapası gibi yiyecekleri yememiz kolaylığı ve ishalin vermiş olduğu enerji açığını en aza indirmemiz açısından bize faydalı olabilirler.Ateş düşürücü ve bağırsak düzenleyici ilaçlarımızı doktor tavsiyesi doğrultusunda kullanabiliriz.

ağızProf. Dr Baykal formülü açıkladı.

Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Yavuz Baykal, ağız kokusunun yüzde 87 oranında ağız içi kaynaklı olduğunu belirterek, dişlerle birlikte her gün dilin de fırçalanması gerektiğini bildirdi.

Prof. Dr. Baykal yaptığı yazılı açıklamada, ağız kokusunun oldukça sık rastlanılan bir durum olduğunu ve bunun kişinin sosyal hayatını olumsuz etkilediğini ifade etti.

Bu durumu önlemek için dil sırtında yerleşik bakteriyel birikimleri ortadan kaldırmanın önemli olduğunu belirten Baykal, açıklamasında şunları kaydetti:

”Ağız kokusunun sebeplerinin yüzde 87’si ağız içi kaynaklıdır. Bunların yüzde 51′i dil, yüzde 32’si diş ve diş eti, yüzde 17’si ise bunların karışımına bağlıdır. Kişi her gün diş fırçalamaya ve bu sırada dilini de fırçalamaya alışmalı. Özellikle dil kökünün sert ve güzel olarak fırçalanması gerekir.”

Prof. Dr. Baykal, sakız çiğnemenin dil sırtına yıkama etkisi oluşturduğunu ve bakteri çoğalmasını kısmen engellediğini dile getirerek, çinko içeren gargaraların da ağız kokusu tedavisinde faydalı olduğunu bildirdi.

Ağız kokusu olanların ancak yüzde 25′inin diş hekimine müracaat ettiğini dile getiren Prof. Dr. Baykal, ağız dışı nedenlere bağlı ağız kokusu görülme sıklığının da yüzde 13 dolayında olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Yavuz Baykal açıklamasında, ”Ağız dışı koku nedenlerinin yüzde 7’si kulak-burun-boğaz kaynaklıdır. Sindirim sistemi kaynaklı olanlar ise yüzde 1 civarındadır” dedi.

Kaynak : AA

ağız_kokusuAğız kokusu
Ağızdaki çirkin kokuya kısaca ağız kokusu veya halitosis denir.Tıp tarihinde halitosis?e ait ilk yazılı belgeler 8. yüzyılda Mohammedan okuluna aittir ama muhtemelen insanlar ağız kokusundan daha eski tarihlerden beri yakınmışlardır. Bu belgelere göre ağız kokusunun tedavisinde gümüş kullanılmaktaydı.

Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zordur. Her sağlıklı bireyin sabah uyandığında ağızında çirkin bir koku bulunabilir. Bu sebeple kantitatif ölçümler yapılmadan fizyolojik ve patolojik ağız kokusu arasına keskin bir sınır koymak her zaman mümkün olmayabilir.

Patolojik ağız kokusu günümüzde medeni toplumlar da dahil olmak üzere oldukça yaygındır, aynı zamanda sosyal bir incinme sebebidir. Psikolojik sorunları beraberinde getirir. Ağız kokusunun sebep olduğu sosyal problemler biyolojik problemlerden daha fazladır. Hatta eğer ağız kokusu sosyal bir problem yaratmasaydı belkide bir hastalık olarak görülmeyecek, tedavisi için emek ve gayret sarfedilmeyecekti. Ağız kokusundan yakınan bireyler sosyal yaşantılarında kendilerine olan güvenlerini kaybedebilirler. İnsanların kendine olan güvenlerini artırmak amacıyla Japonya?da bir dişhekimleri odası, 2002 yılında ağız kokusunu engellemek için lokal bir kampanya düzenlemiştir. Taşınabilir bir halitometre, eğitim programı ve gönüllü dişhekimleri uygulamaya dahil edilmiştir. Katılım %70 civarında olmuştur.

Önbilgi: Koku, volatil (uçucu) ve aromatik (kokulu) kimyasal maddelerin, buharlaşma yoluyla havaya karışan moleküllerinin, difüzyon yolu ile yer değiştirerek, burundaki koku sinirinin (N. olfactorii) uçlarına varması ile algılanır. Bu sinir uçları, burun üst measındadır ve aromatik kimyasal molekül ile uyarıldığında elektriksel sinyaller üretir. Bu sinyaller merkezi sinir sisteminde integratör merkezlere ulaştığında ?koku? olarak algılanır / tanımlanır. Serebral patolojilerin bir kısmında hasta hiç koku alamayabilir (anozmi), pek az koku alabilir (hipozmi), her kokuyu abartılı olarak algılar (hiperozmi), sadece kendisinin duyabildiği aslında olmayan bir kokuyu algılayabilir (psödozmi). Bazen burun mukozasının infeksiyonlarında da benzer durumlar görülebilir. Bu sebeple ağız kokusuna sadece dişhekiminin değil, kulak burun boğaz ve nöroloji hekimlerinin de müdahalesi gerekebilir.
Etyoloji
Ağız kokusunda altta yatan sebep çoğunlukla dil papilleri arasına yerleşen proteolitik anaerop bakterilerin oluşturduğu volatil sülfür bileşikleri (VSB) dir. Tanımlanmış birçok VSBvardır fakat en sık rastlananları hydrogen sulfide, methyl mercaptan ve dimethylsulfide?dir. Bunlar bakterilerin ürettikleri çirkin kokulu uçucu gazlardır. Sebebi ne olursa olsun (psikosomatik olanlar hariç), halitosis kaynağını genellikle bu VSB?nden alır. Bu maddelerin dil sırtındaki konsansantrasyonlarını ölçmek için ticari aygıtlar geliştirilmiştir. Bunlar basitçe gaz kromotografisi ile çalışan sulfit detektörleridir ve halitometre adını alır. Bu cihaz ile fizyolojik ağız kokusu bulunan bireylerde yapılan ölçümlerde yaklaşık olarak dil ucunda 0.006 µM, orta kısımda 0.4 µM ve dil kökünde 1,6 µM VSB konsantrasyonu bulunur. Halitosis yakınması olan bireylerde bu konsantrasyonlar çok daha yüksek bulunur. Dil ucundan, dil köküne doğru gidildikçe VSB konsantrasyonu artar.
Makale
Ağız kokusu insanlarda çok büyük güvensizlikler yaratır. Nedense birçok insan sebebini yanlış yerde tahmin ediyor. Bu nedenle de çoğu zaman yanlış çözümlere hatta antibiyotik gibi riskli önlemlere yelteniyorlar. Oysa evlerindeki imkanlarla çok daha kolay ve basit çözümler bulabilirler.

Kozmetik sektöründe iyi para kazanılanalanlardan biri de kötü nefes kokularına karşı olan ürünlerdir.

ABD’deki yıllık tüketim sadece ağız suları için 740 milyon dolar civarında ve nane şekeri veya ağız spreyleri gibi ‘ağız koku

dispenserleri’ için de yaklaşık 625 milyon dolar para harcanıyor; Almanya’da ise bu rakamlar üçte bir civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de özellikle bir diziden sonra bu ürünlere yönelik satışlar patlamış durumda, ancak kimse rakam vermek istemiyor.

Halitoz ile ilgili, yani ağız kokusu sorunu ile bilim adamları ancak son yıllarda yoğun olarak ilgilenmeye başladılar ve bu nedenle de bu konu hakkında sanıldığından fazl önyargı bulunmakta. Amerika’da telefonda yapılan anketlerde ortalama her ikikişiden birinin pahalı ‘nefes temizleyici’ sprey ya da ağız suları kullanığı ortaya çıktı. Güncel araştırmalar da gösteriyor ki, sadece yüzde 23′lük bir kesim arada sırada kötü bir ağız kokusuna sahip oluyorlar. Üstelik bu durumda sadece, ağır baharatlı bir yemekten ya da kahvaltı yapılmadan sabahın erken saatlerinde oluyor.

İnsanların sadece %6’sı sürekli ağız kokusu sorununu yaşıyor. Bu bilgiler ışığında gerçekten doktora gitmeden ya da kendi imkanları ile ağız kokusunakarşı önlemler almaya başlamadan önce gerçekten ağız kokusu sorununun var olup olmadığını iyi tespit etmek lazım. Bunu tespit etmek te hiç te zor değil. Size çok yakın olan eşinize de sorabileceğiniz gibi, çok yakın bir dostunuzun da bu konu da fikrini alabilirsiniz. Tam bir netice almak isteyenler ise: Bir kaç yıldır gaz kromatograflar ve özel sülfit monitörleri var. Bunlar nefesin yapısını kesin olarak gösterebiliyorlar. Ancak bu aygıtların yaygınlığından bahsetmek pek mümkün değil.

SEBEPLERDEN BİR TANESİ: DİLDEKİ TABAKA
Ağız kokusuna sebep olan faktörler arasında çoğu zaman vücudun hazm etme mekanizmasındaki sorunlardan kaynaklandığını düşünülüyor ve önlem olarak da bağırsak temizleyici maddeleri terapi olarak kullanmaya kalkışıyorlar. Yine bir başka kesim ise, dişlerin ağız kokusunun sebebi olduğunu düşünürler ve pahalı elektronik hijyen aletleri almaya kalkışırlar.

Ancak gerçek şu şekildedir: Vakaların %90′ında ağız kokusu gerçekten ağızdan kaynaklanıyor ve müsebbihi orada duruyor. Tel Aviv Üniversitesinden Prof. Mel Rosenberg bunu belirttikten sonra ana faktörlerin de dilin arka kısmında yuvalandığını vurguluyor.”Bu tabaka tükürük tarafından tam olarak temizlenemiyor” diyor. “Üstelik ufak buruşukluklar arasında da rahatça bakteriler yerleşebiliyor”. Besin açısından da dilin arka kısmı çok uygun bir ortam oluyor nikroplar için.

Zira bu kısma sadece yemek artıkları gelmiyor, aynı zamanda nefes borunlarından gelen sekret sıvıları da buraya düşüyor. Bu kesintisiz besin kaynağını mikroplar örneğin çürümüş yumurta kokusuna sülfirik hidrojene dönüştürüyorlar. Ya da ayak ayak kokusunu hatırlatan izo valeryan asitine ve hatta hayvan kadavlarında bulunan kadaverine dahi dönüştürebiliyorlar.

İlk bakışta bunları okuduktan sonra dilin arka kısmındaki bu bakteri istilasına karşı antibiyotik kullanımı mantıklı gelebilir. Oysa bu ‘terapi’ bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bu ilaçlar sadece kısa süreli olarak dildeki tabakayı gideriyor ve ayrıca radikal etkisiyle de orada bulunan mantarların ‘bakteriyel karşıt maddelerini’ de yok ediyor. Sonuç: dil tamamen yoğun bir mantar tabakasıyla kaplanıyor. “İşte bu noktadan sonra işler ciddileşiyor” diye ikaz ediyor Dr. Rosenberg.

Ağız suları bakım antibiyotiğe göre daha az risk barındırsa da, sonrasındaki etkisi ve efekti de ona göre pek yok; eterik yağların, da ‘örneğin çok sevilen nane yağı gibi’ etkisi fazla abartılıyor.

DOĞUDAKİ GELENEKLER
Ağız kokusuyla ilgili tecrübe edilmiş bakımların sonucunda uzak doğudaki insanlar, yüzyıllardır uyguladıkları yöntemi, yani ‘dişleri fırçalarken dilin arka kısmını da fırçalamayı’ uyguluyorlar. Onlarca klinik araştırma, bu geleneği zengin metodun başarılı olduğunu görsteriyor. . Bu araştırmalara göre daha ilk fırçalamadan sonra tabakanın büyük bir kısmı kayboluyor. “Dilin düzenli olarak temizlenmesi, tükürükte tabaka oluşturucu bakterilerin sayısını da ciddi miktarda düşürüyor” diyor Dr. Rainer Seemann.Günlük olarak bir veya iki dakika yeterli geliyor. Ancak dilin arka kısmında yaralanmalara neden olacak kadar da bastırılmaması gerekiyor. Daha detaylı temizlik yapmak isteyenler eczanelerden bir dil temizleyici de alabilirler. “Bunların en basit olanı esnek ve aromalandırılmış suni bir şerit şeklinde bir kıvrıma dönüştürülüyor ve kenarları ile de dilin üstünden geçiriliyor. Dilin ucundan tutuluyor ve şerit ileri geri hareket ettiriliyor.

Yine uzak doğudan gelen bir metod da antep fıstığı ağacının sakızını çiğnemek. Sakızı çiğnemek sadece ağız salgılarını gaçirmekle kalmıyor aynı zamanda ağızdaki bir takım bakterileri de öldürüyor. Bu ağacın sakızına ulaşamayanlar normal sakız da çiğneyebilirler. Antbiyotik etkisi olmamasına rağmen ağız salgısını harekete geçiriyor ve birçok mikrop ta gideriliyor.

Klorofil drajeleri ve yeşil çay da bu konu da yardımcı olabilir. Bunun dışında: düzenli kahvaltı yapın, çünkü iyi bir kahvaltı ağızı temizliyor ve ağız salgısını harekete geçiriyor. Ağzın kurumasını önlemek için de burundan nefes alıp vermeye çalışın. Bir de çok ağır olmadığı sürece bu ağız kokusunu abartmayın, çünkü vücudun daha salgıladığı nice koku vardır.

Kaynak: Dr. Murat Aydın

domuz gribi

ABD’de Nisan-Kasım 2009 arasında domuz gribi ölümlerini inceleyen Harvard Üniversitesi uzmanları domuz gribinin mevsimsel gripten bir farkının olmadığını, hatta öldürme riskinin daha düşük olduğunu ortaya çıkardı. Bilim adamları, “Panik abartıldı. Hastalığın çok tehlikeli olmadığı açık” görüşünde.

Dünyada 2009 ilkbaharından itibaren büyük tartışmalara yol açan domuz gribi konusunda yapılan araştırmaların sonuncusu bilim dünyasındaki grip tartışmasını zirveye taşıdı. Dünyanın en prestijli eğitim kurumlarından Harvard Üniversitesi ve İngiliz Medical Research Council tarafından yapılan araştırma domuz gribinin her yıl milyonlarca insanın yakalandığı mevsimsel gripten çok önemli farkı olmadığı, hatta virüsün öldürücü etkisinin mevsimsel gripten daha düşük olduğu belirlendi. Bu yeni verileri gören bilim dünyası, “Bu sonuçları öngörebilmiş olsaydık dünya genelinde aşılama kampanyaları düzenlenmesi gibi önlemler alınması söz konusu olmayacaktı” yorumunu yaparken Amerikan ABC televizyonu da, “Domuz gribi abartıldı mı?” başlıklı haberiyle araştırmanın bilim adamları arasında yarattığı etkiyi inceledi.

“Elimizde veri yoktu”

ABD’de şu ana kadar 9 bin 820 can alan domuz gribi virüsünün ilk görülmeye başlandığı Nisan ayından Kasım’a kadar sürecini detaylı bir şekilde inceleyen Harvard Üniversitesi uzmanları domuz gribinin en fazla mevsimsel grip kadar tehlikeli bir hastalık olduğu kanaatine vardı. Harvard uzmanlarına göre domuz gribi hemen hemen normal grip kadar can aldı, en büyük farkı ise akciğerlere çok daha derinlemesine nüfuz etmesi oldu. Araştırmanın başındaki isim olan Harvard Profesörü Marc Lipsitch, “İlk başlarda virüsün etkisinin ne şekilde olacağını tahmin etmek zordu, ama şimdi elimizdeki verilere baktığımızda bunun normal grip virüsünden çok da farklı etkilere sahip olmadığını görüyoruz” ifadesini kullandı. Lipsitch buna rağmen domuz gribinin hala “ciddi bir hastalık olduğunu” ve aynı her yıl grip aşısı olmanın tavsiye edildiği gibi domuz gribi aşısı olmayı da tavsiye ettiklerininin altını çizdi.

Bu sonuçları ABC televizyonuna değerlendiren Hunter College Profesörü Philip Alcabes, “Grip ciddi bir hastalıktır. İnsanları öldürür. Ama dünyayı saracağını iddia ettiğiniz bir grip salgınına karşı küresel bir önlem faaliyetine girişiyorsanız elinizde felaketi ve krizi gösterecek somut verileriniz olması gerekir. Çok az veriyle çok aşırı önlemler alındı. Şimdi herkes bu hastalığın abartıldığının farkına vardı” dedi.

Alcabes, “Bu araştırmanın sonuçlarını Haziran ayında görmüş olsaydık her şey farklı olabilirdi. İnsanların domuz gribine aşırı tepki verdikleri ortada olan bir gerçekti. Ama bunu kanıtlamak için bilimsel verilere ihtiyacımız vardı. Şimdi bu veri elimizde var” yorumunu yaptı.

Buna da şükredelim

Yine ABC’ye araştırmayı yorumlayan İngiliz uzman Anne Presanis, “İlk başlarda bunun ne kadar ciddi bir tehdit olduğu konusunda çok bilgimiz yoktu ve elimizde ne veri varsa ona göre hareket ettik” dedi.

Vanderbildt Üniversitesi Önleyici Tıp Bölüm Başkanı Dr. William Schaffner ise “Abartıldığını düşünmüyorum. En kötüsüne insanları hazırlamak zorunda olduğumuzu ve tahmin ettiğimizden daha kötü olmadığı ortaya çıktığı için şükretmemiz gerektiğine inanıyorum” dedi.

Uzmanlar ne dedi?

‘Pardondan iyidir’

- Kanadalı mikrobiyoloji uzmanı Dr. Neil Rau: Bu yaşadığımız salgınların en hafifiydi ama en güçlüsüymüş imajı yaratıldı. Hâlâ salgının Dünya Sağlık Örgütü tarafından “orta derece” (moderate) olarak derecelendirilmesine anlam veremiyorum. Artık ortada çok hafif geçen bir salgın var.

- Güney Carolina Üniversitesi bilim adamı ve ABD’nin ünlü sağlık yazarlarından Dr. Russell Blaylock: Bilim dünyası bu sonuçları daha önceden öngörebilmiş olsaydı tüm dünya genelinde toplu aşılama faaliyetleri gibi önlemler alınması söz konusu olmayacaktı.

- Drexel Üniversitesi profesörü Robert Field: Kamu sağlığını ilgilendiren konularda tüm güvenlik önlemlerini almak sonradan “pardon” demekten iyidir. Eğer bu kadar çok önlem alınmamış olsaydı ve büyük bir salgın patlasaydı o zaman insanlar buna karşı hazırlıksız yakalandıkları için eleştiri oklarının hedefi olacaklardı.

- Sağlık kitaplarıyla bestseller olan Dr. Joseph Mercola: Bu salgının gerçekleşmeyeceği başından beri belliydi. 2009 yılı hükümetlerin ve ilaç endüstrisinin karıştığı en büyük sağlık skandallarından birinin yaşandığı yıl olarak hatırlanacak. Tüm dünyaya korku salıp domuz gribini çok tehlikeli bir hastalıkmış olarak gösterenler ceplerini doldurdu.

RAKAMLARLA YANIT

Harvard’ın araştırmasına göre;

- H1N1 belirtileri gösteren hastaların yüzde 1.44’ü hastanede tedavi edildi.

- Yüzde 0.239’u yoğun bakıma alındı.

- Yüzde 0.048’i yani yaklaşık 10 bin kişi hayatını kaybetti.

Buna göre domuz gribinin ölümcülüğü, her yıl düzenlenen grip aşısı kampanyalarına rağmen mevsimsel grip virüsüne 36 bin kurban veren Amerika için çok daha düşük kaldı.

Fransa aşılara müşteri arıyor

Fransa Sağlık Bakanlığı vatandaşların yüzde 76’sının domuz gribi aşısı olmayı düşünmediğinin belirlenmesinin ardından elinde kalan milyonlarca doz domuz gribi aşısını satma kararını aldı. 94 milyon doz aşı satın alarak 1.25 milyar dolar ödeme yaptıklarını belirten bakanlık, doz başına 6.25 ile 10 euro arasında fiyattan isteyen ülkelere bu aşıları satabileceklerini belirtti. Fransa’dan Katar 300 bin doz, Mısır ise 2 milyon doz aşı alacağını duyurdu. Sağlık Bakanlığı hastalığın ilk evresinde iki doz aşı yapılması gerektiğini düşündüklerini ancak daha sonra tek dozun yeterli olacağının anlaşılmasının ardından ellerinde fazla aşı kaldığını belirtti.

Facebook
Twitter
Feed RSS
E-posta
Digg
FriendFeed

dogalguc.net | Webblog Facebook'ta