Aralık, 2009 Arşivi

dogalguc.net Haftanın ürünü

cinsel_sağlık

Cinsellik yaşamın ayrılmaz bir parçası. Cinsel ilişki iki insanın kurdukları en yakın ve dostça ilişkidir.

Cinsellikte neyin normal, neyin yetersizlik olduğu cinsel iletişimdeki iki kişinin beklentisine bağlıdır. İnsanlar cinsel dürtü, güç ve tercih ettikleri ifade biçimi ve doyum açısından farklılıklar gösterir. Bireyin toplumdaki ilişkileri, yaşam koşulları, içinde bulunduğu kültürel ortam, kadın veya erkek oluşu, yaşı, cinsel deneyimleri bu farklılıkları belirler. Bir kimsede tedavi gerektirecek bir cinsel sorun olup olmadığı kişinin kendisinde bu tarz bir sorunun varlığının algılanması veya eşinin/partnerinin öyle düşünmesine bağlıdır.

Cinsel sağlığı “kişinin doyum alacağı biçimde cinsel ilişkide bulunması” olarak tanımlayabiliriz.

Cinsel ilişki 4 aşamadan oluşur :

- İlgi ve istek (heyecanlanma)

- Uyarılma (plato)

- Doyum (orgazm)

- Rahatlama (çözülme)

Bu aşamalardan bir veya bir kaçında ortaya çıkan bir sorun cinsel sağlığı bozar, çeşitli cinsel işlev bozukluklarına yol açar. Ortaya çıkan sorunlar şu şekilde sınıflandırılabilir.

KADIN ERKEK
Cinsel İstek Bozukluğu
Cinsel isteğin azalması veya olmaması Cinsel isteğin azalması veya olmaması
Cinsel Uyarılma Bozukluğu
Cinsel uyarılmanın azalması

veya olmaması

Ereksiyon (sertleşme) olmaması
Orgazm Bozukluğu
Orgazmın gecikmesi

veya olmaması

Erken boşalma

Boşalmanın olmaması

Cinsel Ağrı Bozukluğu
Disparoni

Vajinismus

Disparoni

İnsanın tüm diğer davranışları gibi cinsel davranışlar da öğrenilmiş davranışlardır. Cinsel fonksiyon bozukluğu olan kişiler çeşitli nedenlerden dolayı uygun olmayan tepkiler vermeyi öğrenmişlerdir. Sağlıklı bir cinsel yaşam için gereken uygun tepkilerin verilmesi de öğrenilebilir. Cinsel sorunların tedavisinde cinsel eğitime, eşler arasındaki iletişim biçimlerine, işlev bozukluğunun ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde rol oynayan hatalı davranışların değiştirilmesine ağırlık verilmektedir.

Tedavide amaç; yanlış öğrenilmiş tepkilerin yerine yeni ve doğru tepkilerin öğrenilmesine olanak sağlamaktır. Tabi ki öncelikle nelerin yanlış öğrenildiğinin bilinmesi gerekir. Bu nedenle çok yönlü ve detaylı bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.

Cinsel sorunları “hazırlayan”, “ortaya çıkaran”, ve “sürdüren, kronikleştiren” bir takım faktörler var. Cinsel problemler bu faktörlere ve bunların birbiriyle ilişkisine bağlıdır.

aids
AIDS, ölümle sonuçlanan mikrobik bir hastalıktır. Bu mikrop bulaştıktan sonra, bağışıklık sistemini bozarak, insanın birçok hastalığa karşı kendini koruyamamasına sebep olur. Ancak, hastalık belirtileri hemen ortaya çıkmaz. Zamanla vücudun savunma sistemi yavaş yavaş ortadan kalkar ve ortalama 10 yıl sonra , çeşitli hastalık belirtileri görülmeye başlar. AIDS hastalığı ortaya çıksın, çıkmasın, mikrobu taşıyan kişiler başkalarına bulaştırabilirler.

Bir insanda AIDS mikrobu olduğunu belli edecek net bir işaret yoktur. Kişinin kendi kendine tanı koyması mümkün değildir. Kesin tanı ancak kan muayenesi ile konulur. AIDS’in kesin tedavisi yoktur ve henüz koruyucu bir aşı bulunamamıştır. Mikrop, kişiden kişiye 3 yol ile geçebilmektedir: cinsel ilişki yoluyla, kan yoluyla ve anneden bebeğine.

HIV

AIDS’ten korunmak için şu önlemler alınmalıdır:

Mikrobu taşıyıp, taşımadığı bilinmeyen kişi ile girilen cinsel ilişkilerde kondom kullanılmalıdır.

Kontrol edilmemiş kan ve kan ürünleri kesinlikle kullanılmamalıdır.
Şırınga, iğne, jilet gibi her türlü delici ve kesici alet, başkaları ile paylaşılmamalıdır.
Çiftler evlilik ve hamilelik öncesinde AIDS testi yaptırmalıdır.

AIDS mikrobu vücut dışında yaşayamayan çok dayanıksız bir virüstür ve dış ortamda kısa sürede ölür. Bu yüzden el sıkışma, sarılma, dokunma, aynı tabaktan yemek yeme ile, tuvalet ve banyolardan geçme tehlikesi yoktur. Bu nedenle AIDS’e yakalananları gereksiz yere dışlamayınız, onlara destek olunuz.

Daha fazla bilgi edinmek için sağlık kuruluşlarına başvurunuz.

aids_2

CİNSEL İLİŞKİ İLE BULAŞMA HAKKINDA BİLGİ

AIDS insandan insana en fazla kadın-erkek arasındaki cinsel ilişki yoluyla bulaşmaktadır. Bunun yanısıra, iki erkek arasındaki eşcinsel ilişkiler de AIDS’in bulaşması açısından önemli yollardandır. Cinsel ilişki sırasında kadın ve erkek cinsel organlarındaki, makattaki zedelenmeler mikrobun sağlam kişinin vücuduna girmesine yol açar. Cinsel organlarda herhangi bir hasar olmaksızın da geçiş olabilir. Cinsel ilişki sayısı ile bulaşma riski artmaktadır. Bununla birlikte tek bir cinsel ilişkiyle de bulaşma olabilmektedir.

Cinsel ilişkide, kadın cinsel organının daha geniş bir doku yüzeyine sahip olmaları ve ilaveten meninin daha yüksek yoğunlukta mikrop içermesine bağlı olarak, kadınlar daha fazla risk altındadırlar. Sosyal yönden riskli davranışlar; birden fazla kişi ile korunmasız cinsel ilişkide bulunmak, eşcinsellik, hayatını fuhuşla kazanan kişilerle korunmasız cinsel ilişkiye girmek olarak sıralanabilir.

Günümüzde AIDS’in dünyadaki yayılımında bir numaralı bulaşma yolu cinsel ilişkidir. Aynı şekilde ülkemizde de AIDS vaka ve taşıyıcılarının büyük bir çoğunluğunda mikrobun cinsel ilişki yoluyla bulaştığı kesin olarak belirlenmiştir. Bu yolla bulaşmanın engellenmesinde tek çözüm; herkesin “Güvenli Cinsel Davranışlar”ı benimsemesidir. Bunun için her iki eş karşılıklı tek eşlilik davranışı içerisinde olmalıdır. Bunun yanında cinsel ilişki ile bulaşmanın önlenmesinde bugün için bilinen yolun, ilişkilerde kondom kullanılması olduğu daima akılda tutulmalıdır. Kucaklama, okşama, sarılma, zedeleyici olmayan öpüşmeler ile AIDS bulaşmaz.

UNUTMAYINIZ!

AIDS’ten korunmanın en güvenli yolu tek eşliliktir.

İnsanların dış görünüşlerinden HIV ile enfekte olup olmadıklarını anlayamazsınız. Güvenli bir cinsel ilişki için kondom kullanınız.

KAN YOLUYLA BULAŞMA HAKKINDA BİLGİ

Mikrobu almış kişiden alınan; kan, kan ürünleri, organ, doku ve spermin başkasına verilmesiyle virüs bulaşabilir. Buna bağlı olarak, kan nakline yoğun olarak ihtiyaç gösteren kişiler normal nüfusa kıyasla daha fazla risk altında kabul edilirler.

Kan yoluyla bulaşmanın diğer bir biçimi de, sterilize edilmemiş yani mikroptan arındırılmamış, iğne, enjektör, makas, jilet gibi diğer delici-kesici aletlerin kullanılması ile olan bulaşmalardır. Damardan uyuşturucu kullananlar kendi aralarında ortak iğne, enjektör kullanmalarına bağlı olarak, en fazla risk altındaki gruplar arasında yer almaktadır.

Kan yoluyla bulaşmanın önlenmesi için, öncelikle tüm kan ve kan ürünleri ile organ, doku, sperm vs. veren kişilerin uygun testlerle taranması gerekir. Mikropla bulaşmış veya kontrolü yapılmamış kan ve kan ürünleri hiçbir şekilde kullanılmaz. Bu tedbirler hükümet tarafından alınmıştır.

Bugün için dünyada ve ülkemizde kan ve kan ürünleri nakli yoluyla olan bulaşmalar düzenli tarama çalışmaları neticesinde büyük ölçüde kontrol altına alınmış durumdadır.Kan ve kan ürünlerinin kontrolü ve tek kullanımlık enjektör uygulamasının yaygınlaştırılması ile yıllar içinde bu yolla olan bulaşmalar giderek azalmıştır.

Ancak kan yolu ile bulaşmanın tamamen önlenebilmesi için, mikrop taşıyan iğne, şırınga ve kesici aletlerle bulaşmaların da önlenmesi gerekir. Uyuşturucu bağımlılığı olan ve ortak enjektör kullanımı nedeniyle mikrobu alan kişiler ise hem Avrupa ülkelerinde hem de ülkemizde artmaktadır.

Tıbbi uygulamalarda tek kullanımlık iğne, şırınga ve malzeme kullanılmalı ya da bunlar sterilize veya dezenfekte edilmeden kullanılmamalıdır. Kişiler AIDS’ten korunmak için ortak jilet kullanımından kaçınmalı, makas, kesici delici tırnak bakım malzemelerinin steril olduğundan emin olmadan kullanılmalarına izin vermemelidirler. Bu aletlerin 20 dakika kaynatılması veya çamaşır suyunda bekletilmeleri ile AIDS mikrobunun etkisiz hale getirilmesi kolayca mümkün olabilmektedir.

ANNEDEN BEBEĞE BULAŞMA HAKKINDA BİLGİ

Mikrobu almış olan anne, bebeğine bulaştırabilir. AIDS mikrobu, hamilelik esnasında, doğum sırasında veya anne sütü ile bebeğe geçebilir. Anneden bebeğe bulaşma oranı kesin olarak bilinmemekte, % 30 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Annneden bebeğine bulaşmayı en erken devrede tanımlamak ve gerekli önlemleri alabilmek için gebelik öncesi AIDS tarama testleri yaptırılmalıdır.

Mikrobu aldığı bilinen kadın için önerilebilecek tek yol hamilelikten kaçınmaktır. Çünkü doğacak bebeğin AIDS’e yakalanma olasılığının yanısıra , öksüz ve yetim kalma olasılığı da gözönüne alınmalıdır. Gebelik oluştuktan sonra nihai karar aileye ait olmak üzere gebelik sonlandırılabilir.

Son yıllarda ülkemizde de AIDS’li bebek doğumlarında artış olmuştur. Bugüne kadar annesinden AIDS mikrobu alan 6 bebek bildirilmiştir.

AIDS TANISI VE TESTLER HAKKINDA BİLGİ

AIDS’in kesin tanısı laboratuvar tetkikleri ile konulur. En fazla kullanılan tanı yöntemi; tarama testleri ile kanda antikor tayinidir. Antikor, mikroba karşı vücudun geliştirdiği maddelere denilir ve bunlar mikrop girdikten ortalama 3 ay sonra oluşurlar. Bu süre 6 haftadan 1 yıla kadar değişebilmektedir. Dolayısı ile maruziyetten hemen sonra yapılan testler doğru sonuç vermeyebilir. Bu nedenle riskli davranışta bulunan kişinin durumu en erken 3 ay sonra belli olabilir.

İlk tarama testleri ile pozitif bulunan tüm örnekler mutlaka daha ileri teknik gerektiren doğrulama testi ile incelenir. Çünkü başka nedenlere bağlı olarak hatalı pozitiflik görülebilmektedir. Doğrulama testi ile tekrar pozitif bulunan kişi AIDS mikrobu ile karşılaşmış demektir.

Tarama testleri devlet hastanelerinde, halk sağlığı laboratuvarlarında, özel hastane ve laboratuvarlarda, kızılay kan merkezlerinde, üniversite hastanelerinde yapılmakta olan kolay ve ucuz testlerdir.

Test başvurusunda adınızı kodlayarak verebilir, kimliğinizi saklayabilirsiniz. Yasal olarak, kimlik bilgileriniz bilinse bile sağlık kuruluşunda gizli tutulmak zorundadır ve izniniz dışında açıklanamaz.

Mikrobu aldığınızdan herhangi bir şüpheniz varsa, hem bir an önce gerekli tıbbi yardımı almak, hem de sevdiklerinizi korumak için test yaptırınız.

AIDS TEDAVİSİ VE RUHSAL DESTEK HAKKINDA BİLGİ

AIDS tedavisinde iki yaklaşım vardır. Birincisi AIDS mikrobunun kendisine yönelik yaklaşımlar, ikincisi AIDS’e bağlı olarak ortaya çıkan hastalıkların tedavisi.

AIDS mikrobuna karşı bugüne kadar kesin etkili bir yöntem bulunamamıştır. Ancak, son yıllarda kaydedilen gelişmeler umut vermektedir. Hastalığın mümkün olduğunca erken tanımlanması ve sonra birden fazla ilacın birarada kullanıldığı tedavi şemaları ile hastalık belirtilerinin ortaya çıkışı geciktirilebilmekte ve hastanın yaşam süresi uzatılabilmektedir. Bunlar hatalı kullanıldıklarında zehir etkisi olabilecek ilaçlardır ve yalnız hekim kontrolünde kullanılmalıdır.

İkinci yaklaşım ise, AIDS mikrobunun vücudun bağışıklık sistemini hasara uğratması neticesinde ortaya çıkan verem, mantar ve benzeri diğer hastalıkları bilinen yollarla tedavi etmektir. Kişide gelişen hastalık tablosuna göre, antibiyotikler, antifungal ajanlar, radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

Hastanın diğer bir bulaşıcı hastalığı yoksa ve kendi sağlığı gerektirmedikçe, ayrı bölümlerde bulundurulmasına gerek yoktur.

Genel bir kural olarak, hastalığı ne olursa olsun, her hastaya mümkün olduğunca cesaret ve umut vermek gerekir. Buna özellikle ihtiyacı olan AIDS hastaları, doktoruna, yakınlarına ve arkadaşlarına güven duygusunu kaybetmemeli ve olabildiği ölçüde normal yaşantı ve ilişkilerini sürdürmelidirler. AIDS’e yakalananlarda başlangıçta kabullenememe ve isyan duyguları ortaya çıkabilir, bunu yalnızlık, toplum tarafından dışlanma hissi, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları izler. Kişi ruhsal olarak çökkünlüğe girebilir. Uykusuzluk, iştah bozukluğu, zayıflama, unutkanlık, çabuk yorulma, halsizlik, umutsuzluk, çaresizlik duyguları ruhsal çöküntü belirtisi olabilir. Bu durum tedavi edilebilir ancak kişi bu duyguları kaderi olarak değerlendirip, yardım istemeyebilir. Oysa, ruhsal destek ve tedaviler, hastanın yaşama daha umutla sarılmasını ve mücadele için kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. AIDS’e yakalananlar çekinmeden psikiyatriste başvurmalı ve duygularını paylaşmalıdırlar. Böylelikle kendisine gerek kendi sağlığını koruması, gerekse başkalarına bulaştırmaması için nasıl davranması gerektiği konusunda da bilgi verilecektir. Gerekiyorsa ailesine de danışmanlık hizmeti sağlanacaktır.

AIDS UYUŞTURUCU İLİŞKİSİ HAKKINDA BİLGİ

Uyuşturucu madde bağımlılığı AIDS için çok ciddi bir risk faktörüdür. Damar yolu ile uyuşturucu kullananlarda AIDS’e sık rastlanılmaktadır. Uyuşturucu bağımlıları, damar yolu ile uyuşturucu kullanırken sıklıkla başkası tarafından da kullanılmış, kirli enjektörleri defalarca kullanmaktadırlar. Kirli ve kullanılmış enjektörler AIDS mikrobunun bağımlılar arasında hızla yayılmasına neden olmaktadır. Buna ilaveten uyuşturucu kullananlar arasında kontrolsüz ve korunmasız cinsel ilişkiler yaygın olarak görülmektedir. Bu ilişkiler de AIDS’in yayılımına neden olmaktadır.

Uyuşturucu bağımlılığı olan ve ortak enjektör kullanımı nedeniyle mikrobu alan kişi sayısı hem Avrupa ülkelerinde hem de ülkemizde artmaktadır.

Sağlığınızı korumak için uyuşturucu kullanmaktan kaçınınız. Uyuşturucuların yarattığı manevi ve maddi yıkım sonunda, ya doğrudan uyuşturucudan yada AIDS’ten ölüm riski olduğunu unutmayınız.

cinsel_yaşam

Cinsel Yaşama Olumsuz Etkiyen Faktörleri Sıralayalım Sizlere !
Sigara, içki, stres ve kötü beslenme… Bunlar yalnızca sağlığı bozmakla kalmıyor, cinsel hayatı da öldürüyor.

Düzenli olarak doktora gidiyoruz. Bekar olsak da, tekeşli kalmaya çalışıyoruz, partnerimizi iyi tanımak istiyoruz. Fakat bunlar yeterli değil. Sağlıklı bir cinsel hayat için önce kötü alışkanlıklardan kurtulmak gerekiyor.

Sigara: Sigara zaman zaman erotizm nesnesi olarak kullanılsa da cinsel yaşam açısından hiç de olumlu değildir. Kötü kokusu bir yana, sigara dumanındaki birçok kimyasal madde damarlarda kasılmaya ve kan akımının azalmasına neden olur. Kan akımı bozulan cinsel organlar daha az duyarlı hale gelir. Aynı şekilde sigara içen erkeklerin sperm kalitelerinin bozulduğu ve seks isteklerinin azaldığı araştırmalarla kanıtlanmış.

Alkol: Alkol normal miktarda alındığında cinsel bakımdan uyarıcı, çok miktarda alındığında ise cinsel isteği azaltıcı rol oynar. Seksten önce bizi gevşettiği, rahatlattığı, cesaret verdiği için içtiğimiz içki, dozunu kaçırdığımızda cinsel istekte düşüşe yol açar. Bedensel tepkileri geriletir, uyku verir.

Shakespeare Macbeth isimli oyununda şöyle der: içki arzuyu kamçılar, fakat beceriyi götürür. Bu durum özellikle erkekler için geçerlidir. Aşın alkol tüketimi, ereksiyon sağlama ve sürdürme yetisini azaltır ve erkeğin boşalmasında bozukluklar görülür. Dolayısıyla içki içerken çok dikkatli olmak ve aşırıya kaçmamak büyük önem taşır.

Stres: İşte cinsel mutluluğumuzu en fazla etkileyen unsurlardan biri. Üstelik sigara ve alkolden farklı olarak, hiç ummadığımız bir zamanda ve irademiz dışında da onun etkisi altında kalabiliyoruz. Çünkü stres durumunda kandaki DHEA ve testosteron seviyesi düşer, stresli bir günün sonunda cinsel istek azalır. Vücuttaki stres hormonlarının artması, kan damarlarının daralmasına ve kan akımının azalmasına neden olur. Kısacası stres ve gerginlik durumunda cinsel istek ve cinsellikten zevk alma oranı azalır.

Testosteron

Testosteron, erkeklerde testisler ve adrenal korteksten salgılanır ve erkek seks hormonu olarak spermatogenez, gonadotropin salgısı ve sekonder seks karakterlerinin gelişmesinde rol oynar.

Kadınlarda ise testosteron erkeklere göre 3-4 kat daha düşük düzeylerdedir, az miktarda adrenal bezlerden ve yumurtalıklardan salgılanır. Büyük çoğunluğu ise androstendion ve dihidroepiandrosteron hormonların periferdeki metabolizması sonucu oluşur.

Testosteron ölçümü erkeklerde testis faaliyet noksanlığının ( hipogonadal ), kadınlarda kıllanma ve ikincil erkeklik seks karakterlerinin bulunmasının değerlendirilmesinde çok yardımcı olmaktadır.

Erkeklerde, yüksek testosteron düzeyleri androjen rezistansında ( testiküler feminizasyon ), azalan testosteron düzeyleri ise testis faaliyet noksanliğında ( hipogonadizm ), orşiyektomi’de ( bir veya iki testisin ameliyat ile çıkarılması ), estrojen terapisinde, Kleinfelter’s sendromunda, azalmış hipofiz bezi faaliyetinde ve karaciğer sirozu varlığında görülmektedir.

Testosterone_2

Kadınlarda testosteron düzeyleri hafifçe yükselmeye başladığında kıllanma açığa çıkabilir. Kadınlardaki kıllanma, androjenlerin verilmesi veya testosteronun aşırı üretimi ile ilgilidir. Serum testosteron düzeyleri ve kıllanmanın derecesi arasında bir korrelasyon gözükmekte ise de değişik düzeylerde kıllanma gösteren kadınların %25′inde testosteron düzeyleri kadın referans aralığında bulunmaktadır.

Adet düzensizlikleri ( oligomenorrhea, amenorrhea ), Stein-Levanthal sendromu ( Polikistik over sendromu ), akne, yumurtalık tümörleri, adrenal tümörler ve adrenal hyperplasia testosteronun yükseldiği diğer durumlardır. Androjenin hafif artışı; Cushing sendromlu, postmenapozal ile hamile kadınlarda ve androjen tedavisi gören hastalarda gözlenebilir.

Testosteron bir kez salgılanınca hemen hemen tümü taşıyıcı proteinlere bağlanır. Dolayısıyla periferal kanda testosteron üç formda bulunur:

1. Serbest ( bağlı olmayan ).

2. Albumin veya kortizol bağlayıcı globuline zayıfça bağlı olanlar.

3. Seks hormon bağlayıcı globuline ( SHBG )’e sıkıca bağlı olanlar.

Serbest testosteron biyolojik olarak aktif olan formdur. Albumine bağlı olan kısım da kolayca serbestleşebilir. Bu nedenle serbest ve zayıf bağlı olan testosterona “bioavailable” ya da “SHBG”‘e bağlı olmayan testosteron ( NSBT ) olarak adlandırılır.

ANDROJEN TAŞIYICI PROTEİN TOTAL’ İN %
Serbest testosteron Yok %0.01-3.0(kadınlarda)

%0.16-0.68(erkeklerde)

Zayıf bağlı testosteron Albumin %25-65(kadınlarda)

%45-85(erkeklerde)

Kuvvetli bağlı testesteron SHBG %35-75(kadınlarda)

%14-50(erkeklerde)

Serbest testosteron konsantrasyonunu sabit bir düzeyde korumak için total testosteron düzeyleri SHBG seviyeleri ile birlikte değişir. SHBG düzeyleri azaldığında, Total testosteron aynı düzeyde veya hafifçe yükseldiğinde, serbest testosteron fraksiyonu ( aktif olan fraksiyon ) yükselir.

SERBEST ANDROJEN İNDEKSİ:

( Free Androgen İndex ) Serbest androjen indeksi serbest testosteronun doğrudan ölçümüyle veya total testosteronun SHBG’e olan oranının hesabıyla tespit edilir. Bu indeks molar / molar esasına dayanarak hesaplanır ve faktör” 10, 100, 1000″ ile çarpılır:

SAİ veya FAI = (total test nmol / L / SHBG nmol / L )x10 veya x100 veya x1000

SAİ çoğunlukla, ciddi aknelerde, androjenik saç dökülmesinde, aşırı kıllanmada vs… yüksek bulunabilir.

Şişman ve hirşutizmi olmayan kadınlarda, folliküler fazın erken dönemlerinde ölçülen yüksek SAİ oranı polikistik over sendromu tanısı için değerli bir belirteç olduğu rapor edilmiştir.

saç_sağlığı

Saç dökülmesi nedir ?

Tüm toplumlarda saç ve saç şekillerinin sosyal ve kültürel bir önemi vardır. Saç dökülmesi ile karşılaşan bir insan kendisini fiziksel ve ruhsal olarak zayıf görmeye başlayarak bu durumdan kurtulabilmek için değişik yöntemlere başvurabilir. Ancak saç dökülmesine neden olan sebep bulunmadan doğru bir tedavi şekli uygulanamaz. Bu nedenle , aşırı saç dökülmesi, saç köklerinde zayıflık ve saç tellerinde incelme şikayetleri başlayan insanların Deri Hastalıkları Uzman hekimlerine başvurmaları gerekmektedir.

Nomal Saç Büyümesi:

Sağlıklı bir insanda saçların yaklaşık %90′ı sürekli uzama halindedir. Bu büyüme evresi 2-6 yıl kadar sürebilir.Geriye kalan %10′luk kısım ise 2-3 ay kadar süren dinlenme evresinde bekler.Bu dinlenme evresi sonucunda saçlar dökülür. Dökülen saç köklerinden yeni saçlar büyümeye başlar ve döngü bu şekilde devam eder. Saç telleri ayda ortalama 1-1.5 cm kadar uzar. İnsanlar yaşlandıkça saç uzama hızları yavaşlar. Doğal sarışınlar(140.000), esmer(105.000) ve kızıllardan(90.000) daha çok saç teline sahiptirler. Saç dökülmelerinin çoğunun sebebi normal saç büyüme döngüsünden kaynaklanır. Günde 50-100 adet saç telinin dökülmesi normal sınırlar içerisinde kabul edilir.Eğer aşırı miktarda saç kaybı,saçlarda gözle görülen incelme oluşursa en kısa zamanda doktora baş vurulmalıdır.

sacdokulmesi2

Saç dökülmesinin başlıca nedenleri:

Uygunsuz saç bakımı ve kozmetik ürün kullanımı: Saça uygulanan her türlü boya, renk açma, saçı düzleştirme veya perma gibi yöntemler uygun koşullarda yapılmazsa saça zarar verebilir.Bu yöntemlerin sık sık veya aynı anda uygulanması da saçı zayıflatıp kırılmasına neden olabilir. Saçı çeken saç şekillerinin de (atkuyruğu, örgü, saçı sıkı lastiklerle toplama gibi) sıklıkla uygulanmaması gerekir çünkü saç diplerine etki eden sabit çekme kuvveti saç kaybına neden olabilir. Saçı sık sık yıkamak, taramak ve fırçalamak da saçı kırabilir.Saçı sampuanladıktan sonra saç kremi kullanmak saç taranmasını kolaylaştırır. Saç ıslakken daha kırılgandır bu nedenle havlu ile saçı ovalayarak kurutmaya çalışmak, taramak ve fırçalamaktan kaçınılmalıdır.Geniş ağızlı ve düz uçlu taraklar tercih edilmelidir.

Ailesel (ırsi) saç kaybı :
Saç dökülmelerinin en sık sebebi kalıtsal özelliktir. Bu kalıtıma sahip olan kadınlarda da saçlarda azalma görülür ancak kellik oluşmaz. Bu duruma ‘ Erkek Tipi Kellik’ denir, 10-20-30′lu yaşlarda başlayabilir. Son zamanlarda yeni tıbbi tedavi seçenekleri sunulmasına rağmen kalıcı bir düzelme sağlamak saç transplantasyonu dışında henüz mümkün değildir. Hasta için uygun olacak yöntem doktor tarafından seçilmelidir.

Alopesia areata(Alopecia Areata): Bu tip saç kayıplarında düzgün yüzeyli, para büyüklüğünde veya daha geniş yuvarlak yama tarzı alanlar oluşur. Nadiren tüm saç ve vücut kıllarında kayıp oluşabilir. Çocuk ve erişkin her yaşta gözlenebilir. Saç dökülmesini yapan neden bilinmemektedir.Bir çok hastada saçlar kendiliğinden büyür. Şiddetli ve uzun süren durumlarda sürme veya ağızdan tedaviler uygulanabilir.

Doğum sonrası:
Gebe bayanlarda saçlarının büyük bir kısmı büyüme halindedir. Doğum sonrası saçlar saç büyüme döngüsünün dinlenme fazına geçerler. 2-3 ay içerisinde saçların aşırı miktarda döküldüğü fark edilebilir, bu süreç 1-6 ay kadar sürebilir ve çoğunlukla saçlar büyüyerek eski miktarlarına ulaşırlar.

Yüksek ateş, ağır enfeksiyon ve soğuk algınlığı:
Hastalıklar saçların dinlenme evresine girmesine neden olabilir. Yüksek ateş ve ağır bir hastalıktan 4 hafta ile 3 ay sonra yoğun bir saç kaybı gelişebilir.Zaman içerisinde saçlar tekrar eski halini alır.

Tiroid hastalıkları(Guatr ve diğerleri): Fazla ve az çalışan tiroid bezi saç kaybına neden olabilir.Tiroid hastalıkları laboratuar testleri ile araştırılabilir. Tiroid hastalığının tedavisi ile saç kayıpları da düzelir.

Eksik protein içerikli beslenme ve ağır diyetler: Proteinden fakir diyetler yapan veya anormal beslenme alışkanlığına sahip kimselerde protein eksikliği oluşur ve vücut proteini muhafaza etmek için saçları dinlenme evresine sokar.2-3 ay sonra yoğun bir saç kaybı oluşur. Saç kökleri zayıflar. Bu durum diet ile yeterli miktarda protein alınımı ile düzelebilir.

İlaçlar: Bazı ilaçlar geçiçi bir süre saç dökülmesine neden olabilir. Romatizmal, gut, depresyon, kalp hastalığı, yüksek tansiyon için reçete edilen ilaçlar ve yüksek doz A vitamini,sivilce ve sedef tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar saç dökülmesi yapabilir.

Kanser tedavileri:
Bazı kanser tedavileri saç hücrelerinin bölünmesini durdurabilir. Saçlar deriden çıkınca zayıflar ve kırılır. Bu durum terapiden 1-3 hafta sonra gerçekleşir ve hastalar saçlarının %90 ‘ını kaybeder , terapi sona erdikten sonra saçlar tekrar büyüme gösterir ve eski haline döner.

Doğum kontrol hapları: Doğum kontrol hapı kullanan bir bayanda saç dökülmesi sıklıkla kalıtsal bir yatkınlıkla oluşabilir. Saç dökülmesi gelişirse haplar Kadın-doğum doktorları tarafından değiştirilmelidir. Hap kullanımını kesen bir bayanda 2-3 ay sonra saç dökülmesi başlayabilir ve 6 ay kadar sürebilir. Bu durum doğum sonrası gözlenen saç dökülmesi mekanizması ile benzerdir.

Düşük serum demir düzeyi: Demir eksikliği saç dökülmesine neden olur.Bazı insanlar demiri besinsel olarak eksik alırken bazılarında ise demirin bağırsaklardan emilimi yetersizdir. Bayanlarda adet kanamaları nedeni ile demir eksikliği daha sık görülür. Demir eksikliği laboratuar testleri ile araştırılıp , demir hapları ile tedavi edilmelidir.

Büyük cerrahi girişimler ve kronik hastalıklar: Büyük cerrahi operasyon geçiren hastalar 1-3 ay içinde aşırı bir saç dökülmesi fark edebilirler. Bu durum birkaç ay içinde geçer. Ağır kronik hastalığı olan hastalığı olan kişilerde saç kaybı ömür boyu devam eder.

Mantar hastalıkları: Küçük yamalar halinde kabuklanmalar ile başlayıp yayılabilir, saçlarda kırılma saçlı deride kızarıklık şişlik ve hatta sızıntıya neden olabilir. Bu bulaşıcı hastalık çocuklarda daha sık görülür ve ilaç ile tedavi edilmelidir.
Trikotilomani(Saç koparma hastalığı): Çocuklar ve bazen erişkinler saç, kaş veya kirpiklerini koparıncaya kadar çekebilirler ve bunu bir alışkanlık haline getirirler. Böyle durumlarda psikoloji danışmanlarına başvurulması uygundur.

Saç Dökülmesinin Tedavisi :

Dermatoloğunuza başvurduğunuzda öncelikle saç dökülmesinin nedeni araştırılır. Bu nedenle size bazı sorular sorulacaktır. Eğer doktorunuz uygun görürse sizden bazı kan tahlilleri isteyebilir.

Saç dökülmesinde amaç öncelikle neden bulunursa onu tedavi etmektir. Örneğin kansızlık veya demir düşüklüğü tedavi edildikten 3-4 ay sonra saçlar eski sağlığına kavuşur.

Bunun dışında androjenik alopesi (Erkek tipi saç dökülmesi) tanısı alırsanız aşağıdaki ilaçları kullanmanız gerekebilir. İleri dökülmelerde saç nakli uygulanır :

Saç dökülmesinde ilaç tedavileri :

Minoxidil : Losyon şeklinde olan bu ilacın kadın ve erkekler için ayrı tipleri vardır. Saç cildine sürülerek kullanılır. Saç dışında başka bölgelere yanlışlıkla temas ettiğinde tüylenme yapabilir. Bu nedenle dikkatle kullanılmalı ve tedavi sonrası eller yıkanmalıdır.
Finasterid: Hap şeklinde olan bu ilacı kadınlar kullanamaz. Erkeklerde testesteron hormonunun aktif hale gelip saç köklerini zayıflatıp döktüğü tespit edilmiştir. Finasterid hormonun aktifleşmesini engeller ve saçın dökülmesini engeller. Fakat kullanım sırasında düşük bir ihtimalle de olsa iktidarsızlık görülebilir. Mutlaka dermatoloji uzmanı kontrolünde kullanılmalıdır. İlaç bırakılırsa saç dökülmesi devam eder.

Saç dökülmesinde cerrahi tedaviler :

Saç kökü nakli ( Saç Ekimi ) : Saç kökü nakli saç dökülmesi için son seçenektir. Ancak dökülme durduğunda bu tedavi uygulanabilir. Amaç ense bölgesinde yer alan ve testesteron hormonundan etkilenmeyen canlı saç kökü hücrelerini saçın döküldüğü yerlere nakletmektir. Çeşitli teknikler kullanılmakta olup hepsinin kendine ait avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Saç nakli dökülme için kalıcı bir çözümdür.

Her yıl saç bakımı ürünleri ve tedavi için milyonlarca dolar harcanmaktadır. Fakat bazen çok tahrip edici yöntemler kul­lanmakta veya fazla sık yapılmak­tadır. Sonuç saç bakımı değil, saça zarar vermek olmaktadır. Hasara uğramış saç uzayıp kesilene kadar böyle yıpranmış kalır. Bu durum aylarca sürebilir, çünkü saç her ay yaklaşık 1-1,5 cm. büyür.

Saçınıza özen göstermelisiniz. Islak saç özellikle kolay incinir, çünkü gerilebilir. Sentetik fırçalar yerine doğal kıl fırçalar tercih edilmelidir. Çünkü sentetik madde saçı kesebilir. Saçı baş derisinden başlayarak yumuşakça fırçalayıp baş derisinin yağını saçın üzerine dağıtınız.

Eğer tarak kullanmayı tercih ederseniz, saçınızı incitmemek için dişleri geniş aralıklı olan bir tarak kullanın.
sac--bakımı

Bazı saç modelleri ve kozmetikleri saç kırılmasına veya saç köklerinin zarar görmesine yol açabilir.

Aşırı derecede sıkı örgü veya at kuyruklarından sakınınız ve saçınızı bigudiyle çok sıkı sarmayınız. Kabartma ve geriye tarama yumuşak bir şekilde yapılmalı veya hiç yapılmamalıdır. Güneşte, rüzgarda veya yüzme havuzundaki kimyasal maddelerin içinde çok fazla kalmak saçınızı kurutur ve dolaşmasına yol açar.

Saçınızın kalitesi kısmen gıda rejiminizin doğru olup olmadığını yansıtır. Düzenli, dengeli yemekler sizin için ve saçınız için en iyisidir. Fazladan protein veya aminoasit ürünleri almak saç büyümesini geliştirmez. Çok sert zayıflama rejimleri ve anorexia narvoza gibi yeme bozuklukları saça çok zarar verebilir.
Saç örneklerinin incelenmesinin ne kadar faydalı olduğu konusunda çeşitli iddialar vardır. Fakat bu işlemin hiçbir geçerliliği yoktur ve sağlığı için endişelenen kişileri çekmek için yapılan çeşitli denemelerden biri olarak düşünülebilir.

Eğer hırpalamadan yapılırsa her gün şampuanlamak saça zarar vermez. Ne kadar yıkamak gerektiği, saçının tipine, hava şartlarına, fiziki aktiviteye ve hatta belki mesleğe bağlı olarak değişir.

Uygun yıkama için saçınızı sıcak suyla tamamen ıslatın, şampuanı elinizle saçınıza sürün ve tırnaklarınızı değil, parmak uçlarınızı kullanarak yumuşak bir şekilde masaj yapın ve köpüğü başınızın derisinden dışarıya doğru yönlendirin. Gayet iyi durulayın.

Saçınızın tipine göre yapılmış olan şampuanları alın -yağlı, kuru veya normal-. Protein şampuanları saçınızın içine işlemez. Fakat saçınızı toplayarak daha dolgun görünmesine yol açar. Protein şampuanı hem şampuan hem de krem olarak işe yarar. Perma yapılmış veya boyanmış saçlar düşük pH şampuanları, aşırı pullanmalar da kepek şampuanını gerektirir. Şampuan yaptıktan sonra saç kremi veya şekillendirici kullanınız. Bu ürünler yıkamalar arasında saçınızı kayganlaştırır ve fırçalama veya taramanın verdiği zararı en aza indirir. Proteinli katkı malzemesi içerenler saçınızı geçici olarak kalınlaştırabilir de.

Saçınızı yumuşak ve hafif vurma hareketiyle kurulayın. Mümkün olduğu zaman saçınızı doğal olarak havada kurumaya bırakın. Eğer saç kurutma makinesi gerekliyse makineyi düşük aylarda kullanın ve saçınızı hafifçe nemli bırakın.

Eğer saçınızı ıslakken fırçalar veya tararsanız; parmaklarınızla yavaşça dolaşıkları açıp ondan sonra nemli veya kuru duruma gelmesini bekleyip daha sonra dikkatle fırçalama ve tarama işlemini yapmaya kıyasla çok daha fazla koparırsınız.

Bir jöle veya köpük saçınıza daha fazla dolgunluk veya kalınlık verebilir. Bunlar saçınıza zarar vermeyebilir, fakat özellikle saç uçlarında fazladan bir kuruma fark edebilirsiniz.

Saç rengi açan maddeler her bir saç telinin orta tabakasındaki melanin granülünü kimyasal olarak değiştirir. Dikkatli bakıma rağmen, devamlı renk açma, sonunda sağlıklı, güçlü saç telllerini bile tahrip eder. Fakat ilerdeki saçların çıkacağı saç köklerine zarar vermez.

Saç boyaları saç tellerini renkle kapamak veya malenin granüllerini değiştirmeden onlara karışmak suretiyle sonuç sağlar ve boya görevi yapar. Boyaların çeşitli türleri vardır. Geçici şekli yıkanarak akıp gider.

Ayrıca yarı veya tam kalıcı türleri de vardır ve bunlar saçın içine işler. Bu kalıcı türlerden birini kullanmadan önce ciltte alerji olasılığına karşı küçük bir bölümde deneme yapın. Kalıcı beyazlar önceden saçın renginin açılmasını gerektirir. Böyle boyama işlemi saça zarar verir.

Kıvırma işlemi, eğer saçlarınızı pense şeklindeki bigudilerle sarıp gece bırakırsanız, en güvenli şekilde yapılmış olur. Sıcak bigudilerin ve saç maşalarının kullanılması kalın telli saçlarda iyi sonuç verir, fakat aşırı kullanıldığında saç tellerini veya kökleri zedeleyebilir. İnce saçları güvenli bir şekilde kıvırmak için doğal havada kurutun ve sünger bigudilerle gevşekçe sarın.

Sağlıklı saç için perma yaptırmak tehlikesizdir. Fakat saçın kuruluğunu artırdığını ve kırılmaya yol açtığını unutmamalıyız. Ütüleme ve perma yaptırma saç tellerinin özelliklerini değiştirmek için aynı yöntemleri kullanır. Başlangıçtaki kıvırma (dalgalandırma) solüsyonu saçtaki bir kimyasal bağlantıyı eritir. Saç yeni kıvrımlı şeklinde düzenlendikten sonra ikinci solüsyon olarak nötralizatörün kullanılması bu bağlantıyı tekrar sağlar. Diğer sert estetik tedaviler gibi perma da aşırı yapıldığında zarar verebilir.

diyet_hapi

Diyet destekleyiciler, bir hastalığın tedavisinde ya da tek başına belli bir problemi çözmek için kullanılmaz ama dengeli beslenmede önemli işlevleri vardır.
Coenzim Q 10: Hücre zarı için vazgeçilmez bir unsur olan, hücre içi fonksiyonlarda önemli görevi üstlenen, enerji üretimi için önemli kofaktördür. Sıklıkla kardiyak hastalıklar, diyabet, hipertansiyon ve kas distrofisi gibi hastalıklarda kullanılır. Bugün sadece kalp hastalıklarında tedavi edici etkisi olduğu bilinirken, diğer hastalıklarda sağlığı destekleyici etkisinin olabileceği ancak tedavi hakkında hazırda bilgilerin olmadığı bildirilmektedir. Coenzim Q 10’un iştah kaybı, diyare, gastirit gibi ters etkileri bulunmaktadır. Günde 300 mg’ın üzerinde kullanmak karaciğer fonksiyon testlerinden serum aminotransferazları yükseltmektedir. Ayrıca kanın pıhtılaşma süresini düşürdüğü bilinmektedir.

Dehidroepiandresteron: Daha çok performans arttırıcı etki olarak kullanılan adrenal korteksten salgılanan bir hormon öncüsüdür. Ancak kadınlarda hepatite, erkeklerde prostat kansere, kadınlarda endometrial ve meme kanserine neden olduğu bildirilmiştir. Genç atletlerde kan lipidlerini yükselttiği, karaciğer problemlerine ve testislerde hipertrofiye neden olduğu bulunmuştur.

Ginseng: Çin ve Kore’de iyileştirmede kullanılan ‘Panax’ bitkisinden elde edilen ve dünyada çok popüler olarak bilinen üründür. Güçlü afrodizyak olduğu kabul edilmektedir. Stresin kaybolmasına, genel yaşamda yenilenmeye ve vücut fonksiyonlarının güçlendirdiğine inanılmaktadır. Bugüne kadar ‘Panax’ etken maddeli ginseng için tehlikeli bir durum rapor edilmemiştir. Çok sınırlı sayıda çok geçerliliği kabul edilememekle birlikte hipertansiyon, sinir sistemi bozukluklarıve diyare gibi sonuçlar olabileceği yönünde çalışmalar bulunmaktadır.

Gingko:
Ginko biloba Çin’de Alzheimer demans tipinde, periferal vasküler hastalıklarda ve kognotif fonksiyon bozukluklarında tedavi edici olarak kullanılmaktadır. İçerdiği flavanoidler sayesinde bu fonksiyonları sağladığı bildirilmektedir. Yakın zamanda yapılan çalışmalar orta demansa (unutkanlık) sahip olan hastalarda ginkgo biloba desteği ile mental fonksiyonlarda düzelme olduğu yönündedir. Ancak aspirin ile birlikte kullanımlarda oküler hemoraji oluşmaktadır. Kalp hastalığı olup aspirin alan bireylerde kesinlikle kullanılmamalıdır.

Kava: Ülkemizde değişik adlarda destekleyici olarak kullanılmaktadır. Endişe, kuruntu gibi psikolojik sorunları çözücü, sedatif (yatıştırıcı) etkisi nedeniyle kullanılan üründür. Diyetlerde oluşabilecek sıkıntıları gidermek amacıyla kullanılmaktadır. Ancak İsviçre ve Almanya’da kullanan kişilerde karaciğer harabiyeti yarattığı hatta Alman 3 hastada karaciğer transplantasyonu gerektiren harabiyete kadar giden sorunların oluştuğu, bir hastanın da öldüğü rapor edilmiştir.

Ma Huang: Etken maddesine göre preperat adları değişmektedir. Ülkemizde efedrin olarak bilinmektedir. Kan basıncını düşürmede, santral sinir sistemi iyileşmesinde, kalp atım hızının arttırılmasında kullanılmaktadır. Genellikle kilo veriminin hızlandırılması için sıklıkla kullanılmaktadır. Çünkü Ma Huang iştahın kaybolması, metabolizmanın hızlanmasını sağlamakta ancak kan basıncını arttırdığı ve kalp krizine veya kalp harabiyetine neden olduğu için kullanımın güvenirliliği açısından soru işaretleri bulunmaktadır. Ayrıca, baş dönmesi, mide bulantısı, dikkat kaybı ve aneroksiya en önemli yan etkileridir. FDA efedrin içeren hiçbir maddenin kullanılmaması gerektiği yönünde insanları uyarmamız gerektiğini bildirmiştir.

Melatonin: Seratonin nörotransmitterini uyaran doğal bir üründür. Genelde çok az melatonin desteğinin Jet lag, uyku bozukluklarında etkin olabileceği düşünülmektedir. Ancak melatoninin depresyon ve mide bulantısına neden olduğu bildirilmiştir.

Chromium Picolinate: Piyasada daha çok yağ yakıcı, kas kitlesini arttırıcı, kan şekeri kontrolünü sağlayıcı ve daha da önemli olarak kandaki yağ seviyesini azaltıcı etkilerinin olduğu sanılmaktadır. Bazı kanıtlar insüline bağımlı olmayan şeker hastalığında hiperglisemiden koruduğu gösterilmiştir. Yalnız vücuttaki yağ oksidasyonunu ve yağ yıkımını nasıl bir mekanizma ile tetiklediği bilinmemektedir. Günümüzde toksik etkisi gösterilememiştir.

Fish oil (Balık yağı): Balık yağı içerisinde yüksek miktarda vücudün sentez edemediği EPA ve DHA adında yağ asidini içeren bir üründür. Kalp hastalıklarında kanda trigliserit adındaki yağ çeşidini % 30 kadar azaltarak kanın akışkanlığının artmasını sağlamaktadır. 3 aydan uzun süreli kullanımlarda römotoid artiritli hastalarda eklemlerde yumuşama, sabah uyanırken kuvvetin azalması gözlenmektedir.

Konjuge Linoleik Asit: Evening primrose oil, borage oil, black currant oil olarak piyasada bilinmektedir.) Römotoid artirit ve premenstural sendromun tedavisinde kullanılmaktadır. Antidepresan kullananlar ve antikuogulan gibi kan akışkanlığını sağlayan ilaçların kullanımında ilacın biyoyararlılığını azaltmaktadır. Özellikle bu ürün ile hapatotoksisite yaratan ilaçlar kesinlikle kullanılmamalıdır.

L-Carnitine: Vücudumuzda yapılan hücrenin enerji ocaklarına uzun zincirli yağ asitlerinin taşımasını sağlayan maddedir. Eğer metabolik bir sorun veya hastalık yoksa dışarıdan destek olarak almaya gerek duyulmaz. Bu hastalık tabloları karnitin eksikliği, uzun zincirli yağ asidi transport bozukluğu vb… Yüksek doz karnitin alımı diyare ve mide bulantısına neden olmaktadır.

Fitosteroller:
Bunlara bitkisel kimyasallar denilebilir. Kandaki kolesterolün düşürülmesinde çok iyi sonuç vermektedir. Ancak serum kolesterolünü nasıl düşürdüğü tam açıklanamamıştır. Bilinen yan etkisi bulunmamaktadır.

Soya proteini ve isoflavanoidler:
İçerdiği bitkisel kimyasallar ile kan kolesterolünü düşürmekte, kadınlarda meme kanserine karşı korumakta, menapozda oluşabilecek sorunları oldukça azaltmaktadır. Bilinen bir yan etkisi bulunmamaktadır.

Kaynak: Selahattin Dönmez

Swine Flu

ÖLÜMLER ARTIYOR! AŞI İÇİN ZAMAN GERİ SARIYOR!

Anımsanacağı gibi Türk Tabipleri Birliği, küresel olarak salgın yapan ve ülkemizde de hızla yaygınlaşan İnfluenza A H1N1 virüsü ve konuyla ilgili çalışmaları izlemek üzere bir BİLİMSEL DANIŞMA VE İZLEME KURULU (PandemİK) oluşturmuştur.

Alanının önde gelen uzmanları tarafından oluşturulan bu kurulun yapısını, işlevini ve hedeflerini 13.11.2009 tarihli basın açıklamamızda sizinle paylaşmıştık. PandemİK ikinci toplantısını 02.12.2009 tarihinde gerçekleştirdi. Salgın hakkında gerek dünyada gerek ülkemizdeki güncel gelişmeleri de dikkate alarak, var olan kayıtlar, gözlemler ve istatistik analizler ışığında konu tüm ayrıntıları ile ele alındı. Sizlere hem ekte sunduğumuz bilimsel kurulumuzun saptama ve önerilerini hem de TTB Merkez Konseyinin görüşlerini aktarmak istiyoruz.

Salgın sürmekte ve yayılmaktadır. Salgınla mücadele etmenin iki temel bileşenine ilişkin zafiyet söz konusudur. Bunlardan biri korunmaya ilişkin uygulamalar, diğeri de tedaviye erişimle ilgili sorunlardır. Yetkililere korunma ve tedaviye ilişkin sorumluluklarını anımsatmayı görev biliyoruz.

1. Korunmaya ilişkin uygulamalar

1. H1N1 aşısının uygulanması ile ilgili olarak önce Başbakanın ardından Milli Eğitim Bakanının aşı konusundaki olumsuz tutumları ve ifadeleri devlet adamı sorumluluğu ile bağdaşmamaktadır. H1N1 aşısı için zaman geri sarmaktadır. Bugüne dek ölenlerin % 90’ının aşı olsalardı ölmeyeceklerini bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Devlet adamlarının ve devlet kadınlarının bu konumun gerektirdiği ağırlık, ciddiyet ve sorumlulukla davranmaları gerekir. Aşı uygulamalarının arttırılması konusunda her türlü çaba gösterilmelidir.
2. Basın yayın organlarında da yer alan “mutasyon” ya da “genetik değişkenlik” olayının ender görüldüğünü ve bu tür değişimlerin “aşıdan kaçan” suşlara neden olmadığını; yani aşının etkisiz kalmasının söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca vurgulanması gereken önemli bir nokta da aşının yapılmasının mutasyon olasılığını azaltmasıdır. Aşı ne kadar yüksek oranda uygulanırsa mutasyon da o kadar az olacaktır.

2. Tedaviye erişimle ilgili sorunlar

Sağlık kurumlarına başvuruda alınan katkı payları nedeniyle, özellikle güvencesi olmayan hastalar Acil Servislere başvurmakta, bu ise Acil Servislerin hasta yükünü arttırmaktadır. Sosyal güvencesi olmayanların ilaca erişimi konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Oysa Umumi Hıfzısıhha Kanununun 3. maddesinin 3. ve 4. bentleri ülkede bulaşıcı hastalık salgını çıktığında Sağlık Bakanlığının yetki ve sorumluluklarını tanımlamaktadır.

Bu çerçevede Sağlık Bakanlığının salgın süresince katkı ve katılım paylarını kaldırması hem olanaklı hem de kaçınılmazdır. Sağlık Bakanlığına buradan bir çağrıda bulunuyoruz. Ülkede “Salgın” olduğunu ilan edin. Bakanlar Kurulu kararı ile İnfluenza A H1N1v (Domuz Gribi)  yakalananların 4736 sayılı yasadan muaf olmaları konusunda irade gösterin. Sosyal güvencesi olmayan ve hizmete erişemeyen vatandaşlarımızın tedavi şansı ancak bu yolla sağlanabilir. Ancak bu yolla hastalananların tedaviye erişememe nedeniyle ölmeleri engellenebilir.

Aşı üretimi konusunda Sayın Bakanın açıklamalarına ne yazık ki sevinemedik. Çünkü ülkemizde bir aşı dolum tesisi açılmasıyla, Aşı Araştırma Geliştirme çalışmalarının yürütülerek kamunun güvencesinde aşı üretilmesi arasında dağlar kadar fark var. Biz yeniden ve ısrarla Türkiye’de kamu kurumlarında aşı AR-Ge çalışmaları yapılması, patent koruması nedeniyle erişemediğimiz ya da çok pahalıya satın aldığımız aşıların bu ülkede üretilmesi için bilgi birikiminin, insan gücünün var olduğunu, tek eksiğin ise siyasi irade olduğunu ifade etmek isteriz.

Türk Tabipleri Birliği oluşan güvensizlik salgınından derin endişe duymaktadır. Bu konuda sorumlu gazetecilik ile halkın doğru bilgilendirilmesi konusunda basın yayın organlarının temsilcilerine de önemli bir sorumluluk düşmektedir.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ

Kaynak: tbb.org.tr

Facebook
Twitter
Feed RSS
E-posta
Digg
FriendFeed

dogalguc.net | Webblog Facebook'ta